New Page 1
Anasayfa  İletişim   Diplomat Magazine

New Page 1

New Page 1

 

ANTİK ÇAĞLARDAN MODERN GÜNLERE
KAHİRE

 

Kahire Uluslararası Havaalanına indiğinizde, binlerce yıllık bir tarih ile kucaklaşacağınızı hissediyor ve Piramitleri olduğu kadar, Mehmet Ali Camiini ve Kahire Kulesini görecek olmanın da heyecanını yaşıyorsunuz.”

 

 
Dünyanın en eski kentlerinden biri olan Kahire, 969 yılında, Fatımi Halifesi Al- Muizz’in emri ile kurulmuş. Yani, 1000 yılı aşan bir tarihi geçmişi var. Aslında, Kahire, 640 yılında ünlü Arap komutan Amr ibn ül-Aas tarafından kurulan ve Afrika’daki ilk islâm kenti olan “Al Fustad” şehrinin kuzey yönündeki uzantısı. Eyyubi ve Memlûk dönemlerinde sonra Osmanlı yönetimi altına giren şehir, Kavalalı Mehmet Ali Paşa ile başlayan Hidivlik dönemi ile modern çağlara ulaşırken görkemli islâm sanatının ve islâm mimarisinin de merkezi olmuş. Kahire’de, 600’den fazla anıtsal islâm eseri bulunuyor.
 
Kentte günlük yaşam
 
50 dereceyi aşabilen yakıcı güneş ışınlarından tam bunalmışken, akıp geçtiği topraklara hayat veren Nil nehri, bir kurtarıcı gibi geliyor. Kiralık deniz motoru ya da “feluka” adı verilen, buralara özgü küçük bir yelkenli ile yapacağınız nehir gezisiyle Kahire’de olmanın keyfini hissetmeye başlıyorsunuz. Akşamları Nil üzerindeki sabit ya da hareketli tekne-lokantalarda, suya yansıyan rengarenk ışıkların dansıyla birlikte yemeğinizi yiyebilirsiniz. Kahireliler öğleden sonra, şehri ikiye ayıran Nil’in Batı yakasına gölge düştüğünde kahve ve çay bahçelerine akın ediyor, gece ise Ümmü Gülsüm şarkılarının yankılandığı Doğu kıyısı boyunca gezintiye çıkıyorlar. Hava geceleri soğuk oluyor, sabahları ise kıyıları sis kaplıyor, sadece balıkçı teknelerinin sesini duyuyorsunuz. Nil’in Roda ve Cezire Adaları üst gelir grubunun oturduğu, yeşil, hoş ve sakin yerler. Cezire’de çok sayıda büyükelçilik, Kahire kulesi, iki gösterişli saray ve opera binası bulunuyor. Firavunlar döneminde Roda adası, eski Heliopolis’in bir parçasıymış. Roma döneminde yapılan kaleye islamiyet döneminde kuleler ve tersaneler eklenmiş. Manyal bahçeleri ve Al Manyal sarayı da görülmeye değer.
 
Kahire’de insanların canlılığına ve sükunetine şaşırıyorsunuz. Afrika kıtasının ve Orta-Doğu’nun bu en büyük şehrinin bakımlı bölgelerinde bahçe duvarlarından rengarenk çiçekler sarkıyor. Nil’in Batı yakası, Paris model alınarak inşa edilmiş. Geniş bulvarlar, parklar, çok sayıda yeşil alan ve modern binalar bu kesimde. Doğu kıyısında ise nüfus yoğun, sokaklar daracık. Yol kenarına örülmüş yüksek duvarların ardında gri ve damsız evler var. Yoksulluk ile zenginlik, şatafat ve geçmişin görkemi, bu masal dünyasında birbirine karışıyor. Bir yanda açık hava kasapları, işportacılar, kafalarında taşıdıkları bir tepsinin içindeki ekmekleri satanlar, diğer yanda ise lüks ve pahalı kulüpler... Her köşe başında vitrinlerine rengârenk meyvelerin dizildiği taze meyve suyu satıcıları görülüyor.
 
Kahire’nin en çarpıcı yanlarından biri de, yoğun daha doğrusu biraz da çılgın trafik düzeni. Sürücülerin kurallara pek uymadığı, araçların da pek bakımlı görülmediği bu trafik düzeninde, aslında anlaşılamaz bir iç düzen var. Dinmeyen korna sesleri eşliğinde akan trafikte öyle çok ciddi kazalar olmuyor, ufak tefek vuruk ya da çiziklere de zaten aldıran yok.
 
 
Kahire’de Nil nehrinin Batı yakası geçmişte firavunlara ev sahipliği yapmış, piramitler ise tarihe ve zamana meydan okumuş. Doğu yakası da müslüman, hristiyan ve musevi kültürlerine tanıklık etmiş. Şehir, Avrupa ile Asya arasında bir ticaret kavşağı ve İslam dünyasının önemli merkezlerinden biri olmuş.
 
Şehirdeki hazineler
 
“El Tahrir Meydanı” Kahire’nin merkezi, bütün yollar buraya çıkıyor. Zarif 19.yüzyıl mimarisinin izlerini taşıyan meydan, piramitlerden sonra turistler tarafından en çok ziyaret edilen yer, çünkü antik Mısır uygarlığının kalbi sayılan Mısır Müzesi burada. O döneme ait binlerce yıllık muhteşem ve eşsiz eserin bulunduğu müze, gerçekten insanın nefesini kesiyor. Müzeye girer girmez adeta nereye bakacağınızı şaşırıyorsunuz. Göz kamaştırıcı mumyalar, ahşap, bronz ve kireçtaşından objeler, firavun heykelleri, büstler, altın masklar, lahitler, çok değerli taşlardan takılar, tabletler, para, papirus, mezar odaları, kabartma hiyeroglifler gibi 100 binin üzerindeki objenin sadece bir bölümü sergileniyor. En rağbet gören bölümler Tutankamon’un hazineleri ve mezar odaları. En ünlü mumya ise, Musa Peygamberi kovalarken Kızıl Deniz’de boğulan II.Ramses’in mumyası.
 
Kahire’yi biraz yukarıdan seyredebilmek için, Kahire Kalesi’ne çıkmak gerekiyor. Kale, 12.yüzyılda Selahaddin Eyyubi tarafından, Haçlı seferlerine karşı koyabilmek için inşa ettirilmiş. 17. yüzyılda, dükkanlar, hamamlar ve daracık sokakları ile ikamet edilen bir alan haline gelmiş. Kalenin bulunduğu tepe kireçtaşından ve 75 m yüksekliğinde, buradan bütün şehri seyretmek mümkün. İçindeki yapılardan göz kamaştırıcı Mehmet Ali Paşa Camii, o dönem İstanbul’da baskın olan barok ve rokoko üslubunu taşıyor. Tam karşısındaki Sultan el-Nasır Muhammed Camii 14.yy başlarında, saltanat camii olarak yaptırılmış bir Memluk eseri. Süleyman Paşa Camii ise, Yavuz Sultan Selim tarafından yaptırılmış, Mısır’da Osmanlı stilindeki ilk cami.
 
180 metrelik Kahire Kulesi’nin günbatımı manzarası da hayli cazip. Hasır örgüdenmiş gibi görünen Kulenin ana girişinde yer alan devasa bir ağaç ve kökleri dikkat çekiyor. Sanki birkaç gövdeden oluşan salkım saçak bir ağaç.
 
Şehrin Eski Kahire denilen bölümünde ise, görülmeye değer Kıpti Mahallesi var. Kıptiler 4.yüzyılda Roma ve Bizans kiliselerinden ayrılmış olan hristiyan bir topluluk. Şu anda Mısır’daki sayıları 7 milyon kadar. Halen faal olan 5 kiliseleri var. Bunlardan Al Muallak kilisesi, muhtemelen Mısır’ın en eski kilisesi. Kiliselerin dışları gösterişli değil ama içleri çok zengin. Ama, asıl görülmesi gereken yer Kıpti Müzesi. 1910’da kurulan müze, Kıpti sanatı konusunda dünyanın en zengin müzesi. Özellikle dokumalar, ikonlar ve 300 ile 1000 yılları arasına ait el yazması eserler çok ilginç. Thomas incilinin tek nüshası da burada. Kahire’nin başlıca turistik merkezlerinden bir diğeri de, Ortadoğu’nun en büyük pazarlarından biri olan Han El- Halili. Mısır’a özgü hediyelik eşya almak için en uygun yer burası ama her şey pazarlığa tabii. Minik piramitler, sfenksler, papirüsler, üzerinde Mısır tanrıları olan cüzdanlar, deve desenli kilimler, baharat, sedef işlemeli kutular, yıllanmış haritalar.. Görüntü, zamanmekan içinde kaybolmak isteyen fotoğrafçıları delirtecek güzellikte, çok mistik. Piramitler kadar ünlü olan bu çarşı, “1001 Gece” masallarından çıkmış gibi. Baharat kokulu Han el Halili, eskiden Türk çarşısı olarak da bilinirmiş. Ünlü yazar Necib Mahfuz‘a Nobel ödülünü kazandıran Midak Sokağı da bu çarşıda. Çarşının en popüler ve özgün kahvehanesi “Fişevi” ya da Aynalı Kahve, 200 yaşında. Her zaman sanatçıların buluşma noktası olmuş ve hiç değişmemiş.
 
Sayısız Cami
 
Kahire’de kubbe ve minarelerin çokluğu ve güzelliği başınızı döndürüyor. Afrika’nın ve ülkenin ilk camii, 642 yılında Amr ibn ül-Aas tarafından Fustad’da yaptırılmış. Amr ibn ül-Aas Camii çok değişmiş olsa da hala tüm heybetiyle yerinde duruyor. Eyyubi döneminden kalan El-Hüseyin Camii ise Hz.Muhammed’in torunu Hüseyin’in türbesini barındırıyor. 970 yılında, Fatimiler döneminde yapılmış olan üç minareli El- Ezher Camii de Kahire’nin en kutsal mekanlarından. Bütün dünyanın tanıdığı El Ezher Üniversitesi, camiden hemen sonra inşa edilmiş. Başlangıçta sadece islam bilimi eğitimi yapılırken sonradan arap dili ve edebiyatı, kimya, astronomi, felsefe, tıp, mühendislik vb eklenmiş. Halen dünyada faaliyette olan en eski üniversitelerden. El-Hakim Camii de Fatımiler döneminden kalma. Minarelerden kuzeyde olanı silindir, batıdaki ise sekizgen. Daha geç bir dönemde taştan, kare planlı birer kaide ile çevrilerek sağlamlaştırılmış.
 
 
Bir de, muhteşem Ibn Tulun Camii var. Adı üstünde, Tulunoğulları döneminden. Evliya Çelebi, “Gören kale zanneder” diye anlattığı caminin mihrabının Hz.Muhammed’in tarifiyle yapıldığından ve Hz.Musa’nın koyunlarını burada otlattığından söz ediyor. Kare şeklinde, minaresi dört köşe, üç şerefeli ve özenle işlenmiş, orijinal halini koruyan ender camilerden.
 
Gize ve Piramitler
 
Nil’in doğu kıyısındaki Eski Kahire, 1979 yılından beri UNESCO Dünya Mirası Listesinde. Burası aslında dünyanın en büyük Açık Hava Müzesi. Heliopolis ve Gize’yi de içine alarak büyümüş. Bu iki bölge, Mısır tarihinin iki uç dönemini temsil ediyor. Heliopolis 19.yüzyıldan sonra inşa edilmeye başlanmış, yemyeşil bir semt. Zengin Mısırlıların favori yerleşim ve eğlence mekanı. Kahire ile 20 km güneybatısındaki Gize’yi sadece Nil Nehri ayırıyor. Eski Kahire ile Gize, yüzyüze bakan iki şehir, taksiyle, dolmuşla gidilebiliyor, şehir merkezine 20-25 dakika uzaklıkta. Gize’nin ünü, şehre birkaç km uzaklıktaki üç büyük piramit (Keops, Kefren, Mikerinos) ve Sfenks’ten geliyor. Görkemli firavun mezarları olan piramitler, her zaman dünyanın ilgisini çekmiş. Antik Mısır’da, öldükten sonra yeniden hayata döneceklerine inanan firavunlara ait 1000’den fazla piramit olduğu söyleniyor. Ancak günümüze pek azı ulaşabilmiş. Piramitleri oluşturan tonlarca ağırlıktaki devasa taş blokların nasıl taşındığı ya da üstüste nasıl konduğu hala bilinemiyor. O günün koşulları ile yapımı yüzlerce yıl sürebilecek piramitlerin, 20-30 yılda tamamlanması inanılacak gibi değil.
 
Mısır Piramitlerinin en ünlüleri Gize Piramitleri, çünkü bunlar dünyadaki en büyük piramitler. M.Ö yaklaşık 2600 yıllarında aynı sülaleye mensup farklı nesiller tarafından, birkaç yüzyıl arayla, isimlerini aldıkları firavunlar tarafından yaptırılmışlar. Gize’nin üç piramidi Keops, Kefren ve Mikerinos’un dizilişi, Orion takım yıldızının izdüşümüne denk geliyor.
 
En büyük piramit olan Keops’un yüksekliği 146 metre. 19.yüzyıla dek dünyanın en yüksek yapısı burasıymış. Tabanı tam bir kare olan bu büyüleyici piramit dünyanın yedi harikasından biri. Taban çevresi yüksekliğin 2 katına bölününce pi (3.14) sayısını veriyormuş. “Kral odası” olarak adlandırılan bölümün, 25-85 ton arasındaki granit taşları Assuan’dan getirilmiş. Kraliçe odasının duvarındaki bir kanal ise, yalnızca, gökyüzündeki en parlak yıldız olan Sirius’u görecek biçimde tasarlanmış.
 
 
İkinci büyük piramit, muhtemelen Keops’un kardeşi olan Kefren’e ait. Kefren, 25 yıl hüküm sürmüş. İsmi, “Ra’ya benzeyen“ anlamına geliyor ve Büyük Gize Sfenksindeki yüzün Kefren’in yüzü olduğu sanılıyor. Mezar odasına dar ve karanlık koridorlar, sonu gelmeyen yokuşlardan inerek ulaşılıyor. Kefren piramitinin yüksekliği 143,5 metre ve en önemli özelliği piramidin en üst bölümündeki koruyucu kaplamaların bozulmadan günümüze kadar gelmesi.
 
Mikerinos ise, Gize piramitlerinin en küçüğü. Mikerinos’un, Kefren’in oğlu olduğu varsayılıyor. 18 yıl hüküm sürmüş. Piramidin yüksekliği ilk yapıldığında 66 metreymiş. Yapım aşamasındayken planının değiştirilip daha büyük inşa edildiği düşünülüyor. Piramidin ayağındaki tapınakta ağırlığı 200 tona ulaşan kaya blokları var.
 
Sfenks, genelde, kafası koç, kuş veya insan, gövdesi ise uzanan aslan şeklinde olan heykellere verilen ad. En büyük ve en ünlü olanı ise, Büyük Gize Sfenksi. Doğuya bakıyor; doğan güneşi ve firavun için yeniden dirilişi temsil ediyor. Yapıldığı zaman pençelerinin arasında kurban sunağı, alnında da dik duran bir kobra başı varmış; izi bugün de görülüyor. Dünyadaki en büyük yekpare taş heykel. Kumtaşından oyularak yapılmış; 73.5 metre uzunluğunda, 6 metre genişliğinde, 20 metre yüksekliğinde.

SAYFA GÖRÜNÜMÜ >>

Geri

Anasayfa

New Page 1