New Page 1
Anasayfa  İletişim   Diplomat Magazine

New Page 1

New Page 1

 

GÜZEL ÖTESİ BİR KENT
DUBROVNİK
 

Dubrovnik, muhteşem bir Ortaçağ şehri. En görkemli halini Rönesans döneminde, Venedik’in rakibiyken yaşamış. Daha ilk görüşte çarpılıyorsunuz.

 

 

Girintili çıkıntılı, çakıl taşlı Adriyatik kıyılarının en gözde güzergahı Dubrovnik. Maviden zümrüt yeşiline, lacivertten turkuaza geçen berrak bir denizin kıyısında, 50 bin nüfuslu bir kent. “Lapad” ve “Eski Şehir” olmak üzere iki bölgeden oluşuyor. Her iki bölgenin ayrı limanları ve ayrı iç dinamikleri var. Eski Şehir cıvıl cıvılken, Lapad sessiz ve sakin.
 
Tarihî şehrin tarihi Bugün UNESCO Kültürel Miras listesinde olan şehir, 7.yy’da kurulmuş. 14. Yüzyılda, küçük bir kıyı Cumhuriyetine dönüşmüş: Dubrovnik Cumhuriyeti. Bazıları “Ragusa Cumhuriyeti” de diyor. O zamanki koskoca Venedik Devletine kafa tutabilecek, ticari açıdan rekabet edebilecek yapıda, Akdeniz’in en güçlü donanmalarından birine sahip bir şehir-devlet. Bu küçük Cumhuriyet, 16.yüzyıldan itibaren Osmanlılarla iyi ilişkiler kurmuş. Vergi ödeme karşılığında ayrıcalıklı bir statüye ve Osmanlı himayesine sahip olmuş.
 
Dubrovnik’te Cumhuriyet dönemine, Napolyon zamanında (1808) Fransızlar tarafından son verilmiş. Şehir, kısa bir süre sonra da (1815) Avusturya-Macaristan yönetimine geçmiş. 1.Dünya savaşından sonra Sırp-Hırvat-Sloven Krallığının parçası olmuş.
 
1991-1993 arasında önce Yugoslav, sonra da Sırbistan- Karadağ ordusunun saldırılarına uğrayan ve kuşatma altına alınan Dubrovnik’te ölenler arasında ünlü Hırvat şair Milan Milisic de var. Şehirdeki binaların yüzde 68’i obus mermilerine hedef olmuş. Savaş sonrası girişilen zorlu restorasyon çalışmalarında geleneksel tekniklere uyulmaya çalışılmış.
 
Stari Grad Hemen deniz kıyısından yükselen surlarla çevrili bir kalesi var Dubrovnik’in. Surların içinde de bir şehir: Stari Grad (Eski Şehir). Burası Dubrovnik’in kalbi. Bir masal dünyası gibi. Taş binalar, küçük meydanlar, dar geçitler, oymalı-zarif mermer çeşmeler, dapdaracık sokaklar, merdivenler, ışıl ışıl cafeler, restoranlar, sokak çalgıcıları ve bir turist seli.
 
Eski şehrin ana caddesi Stradun. Cadde boyunca karşılıklı Gotik ve Barok tarzı, bir örnek yapılar var. Bina çatıları kırmızı kiremitlerle kaplı. Araç girmiyor eski şehre. Stradun caddesinde şehrin en önemli tarihi eserleri bir bir sıralanıyor. Saat Kulesinden Onoforius Çeşmelerine, Dominiken Manastırından Sponza Sarayı ve çeşmesine kadar. Yaz aylarında, sıcakta, bu çeşmeler inanılmaz serinletiyor insanı.
 
 
Placa caddesi de bir diğer ana arter, batıdan doğuya uzanıyor. 12.yüzyılda yapılmış, ve o zamanlar göz kamaştırıcı saraylarla doluymuş. Pile Kapısı’dan girince ulaşılıyor Placa’ya. Burası şimdi gençlerin buluşma noktası.
 
Surlar: Kale surları üzerinde yürüyerek dolaşılabiliyor. Dubrovnik ve Adriyatik’in muhteşem manzarası ile karşılaşıyorsunuz bu tur sırasında. Bu etkileyici surların yapımı 13.yüzyılda başlamış. 15.yüzyılda, surlara yeni kuleler eklenmiş, düşman saldırılarına daha açık olan kuzey kısmına ikinci bir duvar örülmüş. Bugün görülen surlar 2 km uzunluğunda. Kalınlığı, deniz tarafında 1.50 metreden başlıyor, stratejik noktalarda 6 metreye ulaşıyor. Yüksekliği bazı yerlerde 25 metreye varıyor. Kare biçiminde çok sayıda kule var, 9 adet de burç. Minceta ve Bokar kuleleri yuvarlak. Kuzey doğudaki Asimon kulesi, Ploce kapısı üzerinde yükseliyor. Burası Dubrovnik’e ikinci giriş kapısı.
 
Pile kapısı: Eski şehrin ana giriş kapısı. Her türlü şehir gezisi için hareket noktası burası. 1460’ta gotik tarzda yapılmış. 16.yüzyılda birçok değişiklikten geçmiş, 1537’de de rönesans stili bir cephe ile donatılmış. Cephede Sveti Vlaho (Saint- Blaise) heykelinin yer aldığı bir niş var.
 
Eski şehrin girişinde, 14. yüzyıl yapımı Fransisken Manastırı, Loggia meydanına açılan Svet Dominika sokağında ise, yine aynı dönemde yapılmış olan Dominiken Manastırı yer alıyor. Bu manastırda Dubrovnik’in en iyi ressamları tarafından yapılmış, 15 ve 16.yy tarihli harikulade tablolar ile Ortaçağa ait kıymetli el yazmaları ve objeler özenle korunuyor.
 
Loggia Meydanı, Placa caddesinin sonunda, mola vermek için keyifli bir yer. Merkezinde Carolus Magnus’un yeğeni Roland’ın heykeli var (1417). Loggia, çok ilginç binalarla çevrili sevimli bir meydan ve hemen doğusunda saat kulesi (1444) var. Onun yakınında da Onofrio çeşmesi. Arkasında, meydana hakim yerde Muhafız Kulesi, güney kısmında ise göz kamaştırıcı Saint- Blaise kilisesi yer alıyor.
 
Saint-Blaise Kilisesi(1715), Venedikli Marino Gropelli’nin eseri. İtalyan barok stilinde, kare biçiminde. Gösterişli bir oval kubbesi var. Süslemeler bol; mermer, yaldızlar, heykeller ve alçak kabartmalar güzellik yarışında sanki. İnsan başını nereye çevireceğini şaşırıyor. Kilisenin mücevheri, Saint-Blaise’in gümüşten bir heykeli.
 
Sponza Sarayı ise, Loggia meydanının kuzey kısmında, St Blaise’in karşısında. Bu görkemli ve zarif bina (1516- 1521) mimar Paskoje Milicevic’in eseri. Bina şimdi hem şehir arşivlerini hem de cumhuriyetin altın rezervlerini barındırıyor.
 
Valilik Sarayı, 15.yüzyılda, Svet Dominika sokağında, yangınla yerle bir olmuş bir kalenin kalıntıları üzerine kurulmuş. 1808’e kadar, Dubrovnik valisi burada oturuyormuş. Saray pek çok değişimden geçmiş. Ama bütün bu değişimlere rağmen mimari bütünlüğünü koruyabilmiş. Atriumu (Saray iç avlusu), güzel bir rönesans revakıyla çevrili. En dikkat çekici kısım barok stilde ince ince işlenmiş korkulukları olan merdiven. Yaz konserleri genellikle bu sevimli mekanda düzenleniyor.
 
Müzeler Hırvat geleneklerini keşfetmek için Etnoğrafya müzesine gitmek lazım. Denizcilik müzesi, Dubrovnik’in Adriyatik’le olan sıkı bağını anlatıyor. Şehirle ilgili her şeyi öğrenmek için Valilik Sarayı içindeki Dubrovnik Tarih Müzesine gidilebilir.
 
Sanat Galerisi ise 1930 yapımı bir binada kurulmuş. Eserler, 19.yüzyıldan bugune dek uzanıyor. Daimi koleksiyonlar Hırvat sanatçılara ait. Yazın da uluslararası geçici sergiler düzenleniyor.
 
Savaş Fotoğrafları müzesi: Burası yeni bir müze. Haziran 2004’te açılmış. Ama dünyada tek. Savaşın insanlarda yarattığı duygulara vurgu yapmaya çalışılıyor. Bu müzeden etkilenmeden çıkmak mümkün değil. Rahatsız edici, ama çok da gerekli.
 
Sonuçta Dubrovnik adeta bir açık hava müzesi. Yumuşacık bir iklime ve hayat dolu bir ritme sahip. Hele yaz aylarında, düzenlenen festivallerle açık hava sahnesine de dönüşen Dubrovnik’te, şehrin her karışını adımlamak, her cafesinde oturmak, bu eğlenceli kültür ortamını içinize çekmek istiyorsunuz.  
 

SAYFA GÖRÜNÜMÜ >>

Geri

Anasayfa

New Page 1